0 comments Bayram Other

Şu kitab-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi..

şu sahâif-i arz ve semâda müstetir Künûz-u Esmâ-i İlâhiye'nin keşşafı..

şu sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakaikın miftahı..

şu âlem-i şehadet perdesi arkasındaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatat-ı Rahmâniye ve hitâbât-ı Ezeliye'nin hazinesi..

şu âlem-i mâneviye-i İslâmiye'nin güneşi, temeli, hendesesi..

avâlim-i uhreviyenin haritası..

zât ve sıfât ve şuun-u İlâhiye'nin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı nâtıkı, tercüman-ı sâtıı..

şu âlem-i insaniyetin mürebbisi, hikmet-i hakîkisi, mürşid ve hâdîsi..

hem bir kitab-ı hikmet ve şeriat, hem bir kitab-ı dua ve ubûdiyet, hem bir kitab-ı emir ve dâvet, hem bir kitab-ı zikir ve marifet gibi; bütün hâcât-ı mâneviyesine karşı birer kitap ve bütün muhtelif ehl-i mesâlik ve meşârib olan evliya ve sıddıkînin, asfiya ve muhakkikînin her birinin meşreblerine lâyık birer risale ibraz eden bir kütüphane-i mukaddesedir." ~RN-Sözler/

 

Birinci Cüz' : Kur'ân Nedir? Târifi Nasıldır? 

   Elcevap: (Ondokuzuncu Söz'de beyan edildiği ve sair Söz'lerde isbat edildiği gibi) Kur'ân; 

   Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi...

   Ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvî dillerinin tercüman-ı ebedîsi...

   Ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri...

   Ve zeminde ve gökte gizli Esmâ-i İlahiye'nin mânevî hazinelerinin keşşâfı...  RN-Sözler/396

   Ve sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakaikın miftahı...

   Ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı...

   Ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmaniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniye'nin hazinesi...

   Ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi...

   Ve avâlim-i Uhreviye'nin mukaddes haritası...

   Ve zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiye'nin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı kàtıı, tercüman-ı sàtıı...

   Ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi...

   Ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyet'in mâ ve ziyası...

   Ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi...

   Ve insaniyeti saâdete sevkeden hakikî mürşidi ve hâdisi...

   Ve insana, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubûdiyet, hem bir kitab-ı emir ve dâvet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir... 

   Hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci' olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi' bir kitâb-ı mukaddestir. 

   Hem bütün evliya ve sıddîkîn ve urefâ ve muhakkıkînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitâb-ı semâvîdir.   RN-Sözler/397

İkinci Cüz' ve Tetimme-i Târif : 

   Kur'ân, Arş-ı Âzam'dan, İsm-i Âzam'dan, her ismin mertebe-i âzamından geldiği için, "Onikinci Söz"de beyan ve isbat edildiği gibi;

   Kur'ân; bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah'ın kelâmıdır. 

   Hem bütün mevcudatın İlâh'ı ünvaniyle Allah'ın fermanıdır. 

   Hem bütün semâvât ve arzın Hâlık'ı namına bir hitaptır. 

   Hem Rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. RN-Sözler/397

   Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir.

   Hem Rahmet-i vâsia-i muhita nokta-i nazarında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmaniye'dir.

   Hem Ulûhiyet'in azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır.

   Hem İsm-i Âzam'ın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzam'ın bütün muhatına bakan ve teftiş eden hikmet-feşan bir kitâb-ı mukaddestir.

   Ve şu sırdandır ki; "Kelâmullah" ünvanı, kemâl-i liyakatle, Kur'ân'a verilmiş ve daima da veriliyor.

   Kur'ân'dan sonra, sair enbiyanın kütüb ve suhufları derecesi gelir. Sair nihayetsiz kelimât-ı İlâhiye'nin ise, bir kısmı dahi; has bir itibarla, cüz'î bir ünvan ile, hususî bir tecelli ile, cüz'î bir isim ile ve has bir Rububiyet ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususî bir Rahmet ile zâhir olan ilhâmât suretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvânâtın ilhamları, külliyet ve hususiyet itibariyle çok muhteliftir.  RN-Sözler/398

 

 

 

 

 

Üçüncü Cüz' : 

   Kur'ân; asırları muhtelif bütün enbiyanın kütüblerini ve meşrepleri muhtelif bütün evliyanın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyanın eserlerini icmâlen tazammun eden ve cihat-ı sittesi parlak; ve evham ve şübehatın zulümatından musaffa ve nokta-i istinadı, bilyakîn vahy-i semavî ve kelâm-ı ezelî; ve hedefi ve gayesi bilmüşahede saadet-i ebediye; içi, bilbedâhe hâlis hidayet; üstü, bizzarure envâr-ı îman; altı, biilmelyakîn delil ve bürhan; sağı, bittecrübe teslim-i kalb ve vicdan; solu, biaynelyakîn teshir-i akıl ve iz'an; meyvesi, bihakkalyakîn Rahmet-i Rahman ve dâr-ı cinân, makamı ve revâcı, bi'l-hadsi's-sâdık makbûl-ü melek ve ins ü cân bir kitâb-ı semâvîdir. RN-Sözler/398

 

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan, hakikatleri durûb-u emsal ile beyan ediyor. Çünkü dâire-i ulûhiyete ait hakaik-i mücerrede, dâire-i mümkinatta, ancak misaller ile temessül ve tavazzuh eder. Mümkün ve miskin olan insan da, daire-i imkânda misallere bakarak, fevkinde bulunan dâire-i vücûbun şuûnatını, ahvalini düşünür.

RN-Mesnevi-i Nuriye/104

 

Kur'ân'daki anâsır-ı esasiye ve Kur'ân'ın takip ettiği maksadlar; Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Adâlet ile İbadet olmak üzere dörttür. Bu dört unsuru beyan edeceğiz.

   Sual: Kur'ân'ın, şu dört hedefe doğru yürüdüğü neden malûmdur?

   Cevap: Evet, benî-âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mâzinin derelerinden gelip, vücud ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti; "Şu garip ve acip mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?" diye ahvallerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:

   Hikmet:

   – Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?   RN-İşârât-ül İ'caz/14

Bu suale, benî-âdem nâmına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev-i beşere vekâleten karşısına çıkarak şöyle cevapta bulundu:

   – Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî'nin kudretiyle, yokluk karanlıklarından, ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrâyı bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle re'sü'l-malımız olan istîdadlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî'den risalet vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî'nin risalet beratı olarak bana verdiği Kur'ân-ı Azîmüşşân elimdedir. Şüphen varsa al, oku!

   Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın verdiği şu cevaplar, Kur'ân'dan muktebes ve Kur'ân lisaniyle söylenildiğinden, Kur'ân'ın anâsır-ı esasiyesinin şu dört maksatta temerküz ettiği anlaşılıyor.

   S – Şu makasıd-ı erbaa, Kur'ân'ın hangi âyetlerinde bulunuyor?

 

   C – O anâsır-ı erbaa, Kur'ân'ın hey'et-i mecmuasında bulunduğu gibi; Kur'ân'ın sûrelerinde, âyetlerinde, kelâmlarında, hatta kelimelerinde bile sarahaten veya işareten veya remzen bulunmaktadır. Çünkü, Kur'ân'ın küllü, cüzlerinde göründüğü gibi, cüzleri de, Kur'ân'ın küllüne âyinedir. Bunun içindir ki Kur'ân, "müşahhas olduğu halde, efrad sahibi olan küllî" gibi tarif edilir.

   S – بِسْمِ اللّٰهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ gibi âyetlerde makasıd-ı erbaaya işaretler var mıdır?

   C – Evet, قُلْ  kelimesi, Kur'anın çok yerlerinde mezkûr veya mukadderdir. Bu mezkûr ve mukadder olan قُلْ kelimelerine esas olmak üzere بِسْمِ اللّٰهِ dan evvel قُلْ kelimesi mukadderdir. Yani, "Yâ Muhammed! Bu cümleyi insanlara söyle ve talim et." Demek besmelede İlahî ve zımnî bir emir var.  Binaenaleyh, şu mukadder olan  قُلْ  emri, risalet ve nübüvvete işarettir. Çünkü resûl olmasaydı, tebliğ ve tâlime memur olmazdı. Kezalik, hasrı ifade eden câr ve mecrûr'un takdimi, tevhide îmadır.

   Ve keza اَلرَّحْمٰن    nizam ve adâlete; اَلرَّح۪يم    de, haşre delâlet eder.

   Ve keza اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ  daki ل    ihtisası ifade ettiğinden tevhide işarettir. رَبُّ الْعَالَم۪ينَ  adaletle nübüvvete remizdir; çünkü terbiye, resûller vasıtasiyle olur. مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ  zaten sarahaten haşir ve kıyamete delâlet eder.

   Ve keza  اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ   sadefi de, o makasıd-ı erbaa cevherlerini tazammun etmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ : Bu kelâm, güneş gibidir. Yâni, güneş başkalarını gösterdiği gibi, kendini de gösterir, başka bir güneşe ihtiyaç bırakmaz. بِسْمِ اللّٰهِ başkalarına yaptığı vazifeyi, kendisine de yapıyor, ikinci bir بِسْمِ اللّٰهِ

daha lâzım değildir. Evet بِسْمِ اللّٰهِ öyle müstakil bir nurdur ki, bu nur hiçbir şeye bağlı değildir. Hattâ bu nurun "câr ve mecrur"u bile hiçbir şeye muhtaç değildir. Ancak ب harfinden müstefad olan اَسْتَع۪ينُ veya örfen malûm olan  اَتَيَمَّنُ veyahut mukadder olan  قُلْ ün istilzam ettiği اِقْرَاْ fiillerinden birine mütealliktir.

 RN-İşârât-ül İ'caz/17

 

İ'lem Eyyühel-Aziz!  

   Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'caz ve belâgatına dair "Lemaat" namındaki eserimde izah edilen bazı lem'aları dinleyeceksin:

   1- Kur'anın okunuşunda yüksek bir selaset vardır ki, lisanlara ağır gelmez. 

   2- Büyük bir selâmet vardır ki, lafzan ve manen hatadan sâlimdir.

   3- Âyetler arasında büyük bir tesanüd vardır ki, kârgir binalar gibi, âyetleri birbirine dayanarak bünye-i Kur'aniyeyi sarsılmaktan vikaye ediyor. 

   4- Büyük bir tenasüb, tecavüb, teavün vardır ki; âyetleri birbirine ecnebi olmadığı gibi, birbirinin vuzuhuna yardım, istizahına cevab veriyor. 

   5- Parça parça, ayrı ayrı zamanlarda nâzil olduğu halde, şiddet-i tenasübden sanki bir defada nâzil olmuştur. 

   6- Esbab-ı nüzul ayrı ayrı ve mütebayin olduğu halde, şiddet-i tesanüdden sanki sebeb birdir. 

   7- Mükerrer mütefavit suallere cevab olduğu halde, şiddet-i imtizac ve ittihaddan sanki sual birdir. 

   8- Müteaddid, mütegayir hâdisata beyan olduğu halde, kemal-i intizamdan sanki hâdise birdir ve bir hâdiseye cevabdır. 

   9- "Tenezzülât-ı İlahiye" ile tabir edilen muhatabların fehimlerine yakın ve münasib üslûblar üzerine nâzil olmuştur. 

   10- Bütün zaman ve mekânlarda gelip geçen insanlara tevcih-i kelâm ettiği halde, sühulet-i beyandan dolayı sanki muhatab birdir. 

   11- İrşadın gayelerine îsal için tekrarları tahkik ve takriri ifade eder. Maahâza, tekrarları halel vermez. İadesi, zevki izale etmez. Tekerrür ettikçe misk gibi kokar. 

   12- Kur'an kalblere kut ve gıdadır. Ruhlara şifadır. Gıdanın tekrarı kut'u artırır. Tekerrür etmekle daha me'luf ve me'nus olduğundan, lezzeti artar.

   13- İnsan maddî hayatında; her anda havaya, her vakit suya, her zaman ve her gün gıdaya, her hafta ziyaya muhtaçtır. Bunların tekerrürü haddizâtında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir. Kezalik insan hayat-ı ruhiyesi cihetiyle Kur'anda zikredilen bütün nevilere muhtaçtır. Bazı nevilere her anda muhtaçtır. "Hüvallah" gibi. Çünki ruh bunun ile nefes alıyor. Bazı nevilere her vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır. İşte hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binaen Kur'an tekrarlar yapıyor. Meselâ: "Bismillah", hava-i nesîmî gibi kalbi ve ruhu tatmin ettiğinden kesret-i ihtiyaca binaen Kur'anda çok tekrar edilmiştir.

14- Kıssa-i Musa gibi bazı hâdisat-ı cüz'iyenin tekrarı, o hâdisenin büyük bir düsturu tazammun ettiğine işarettir.

  Hülâsa: 

   Kur'an hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem şeriattır, hem sadırlara şifa, mü'minlere hüda ve rahmettir.

Mesnevi-i Nuriye - 127

 

Elde Kur'ân gibi bir mu'cize-i bâki varken, Başka bürhan aramak aklıma zâid görünür. Elde Kur'ân gibi bir bürhân-ı hakikat varken, Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir.   RN-Sözler/395

Evet, Kur'ân-ı Hakîm, şu Kur'ân-ı Azîm-i Kâinat'ın en âlî bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümânıdır. Evet, o Furkan'dır ki: Şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekvîniyeyi cin ve inse ders verir. Hem herbiri, birer harf-i mânidar olan mevcûdâta "mâna-yı harfî" nazariyle, yâni onlara Sâni hesabına bakar; "Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Sâniinin cemâline delâlet ediyor!" der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösteriyor.

 RN-Sözler/145

 

Kur'ân'ın vazife-i asliyesi; daire-i Rububiyet'in kemâlât ve şuûnatını ve daire-i ubûdiyetin vezâif ve ahvâlini tâlim etmektir. Öyle ise; şu havârik-ı beşeriyenin o iki dairede hakları, yalnız bir zayıf remz, bir hafif işaret, ancak düşer.

RN-Sözler/289

 

Şu kâinat semasının gurubu olmayan, mânevî güneşi olan Kur'ân-ı Kerîm; şu mevcudat kitab-ı kebîrinin ayât-ı tekviniyesini okutturmak, mâhiyetini göstermek için şuâları hükmünde olan envarını neşrediyor. Ukul-ü beşeri tenvir ile sırât-ı müstâkîmi gösteriyor. Beşeriyet âleminde her ferd; hilkatindeki makàsıdı ve fıtratındaki metâlibi ve istikametindeki gayesini, o hidâyet güneşinin nûru ile görür, anlar ve bilir. O hidayet nurunun tecellisine mazhar olanlar; kalb kabiliyeti nisbetinde O'na âyinedarlık ederek kurbiyet kesbeder. Eşya ve hayatın mâhiyeti; o nûr ile tezahür ederek ancak o nûr ile görülür, anlaşılır ve bilinir. Şems-i Ezeliyenin mânevî hidâyet nurlarını temsil eden Kur'ân-ı Kerîm; kalb gözüyle hak ve hakikatı görmeyi temin eder. Onun için onun nûrundan uzakta kalanlar zulümatta kalırlar. Zira herşey nûr ile görülür, anlaşılır ve bilinir. 

RN-Sikke-i Tasdiki Gaybî/252

Hem, Kur'ân; müessistir. Bir Dîn-i Mübîn'in esâsâtıdır ve şu âlem-i İslâmiyet'in temelleridir ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi değiştirip, muhtelif tabakata, mükerrer suallerine cevaptır. Müessis'e, tesbit etmek için tekrar lâzımdır. Te'kid için terdâd lâzımdır. Te'yid için takrir, tahkik, tekrir lâzımdır.  

RN-Sözler/265

Kur'ân-ı Azîmüşşan; bütün zamanlarda gelip geçen nev-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve fertlerine hitaben Arş-ı Âlâdan irad edilen İlâhî ve şümullü bir nutuk ve umumî, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri câmidir.

 RN-İşârât-ül İ'caz/9

Kur'ân-ı Kerîm, öyle bir mâide-i semâviyedir ki; binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukul ve kulûb ve ervah, o sofradan gıdalarını buluyorlar, müştehiyâtını alıyorlar. Arzuları yerine gelir. Hattâ pekçok kapıları kapalı kalıp istikbalde geleceklere bırakılmıştır. Şu makama misâl istersen, bütün Kur'ân baştan nihayete kadar bu makamın misâlleridir. Evet, bütün müctehidîn ve sıddîkîn ve hükemâ-i İslâmiye ve muhakkıkîn ve ulema-i usûl'ül-fıkıh ve mütekellimîn ve evliyâ-i ârifîn ve aktâb-ı âşıkîn ve müdakkıkîn-i ulemâ ve avâm-ı müslimîn gibi Kur'ân'ın tilmizleri ve dersini dinleyenleri müttefikan diyorlar ki: "Dersimizi güzelce anlıyoruz." Elhasıl, sair makamlar gibi ifham ve tâlim makamında dahi Kur'ân'ın lemeât-ı i'câzı parlıyor. 

RN-Sözler/424

 

Kur'ân, kulûbe kût ve gıda; ve ukule kuvvet ve gınâ; ve ruha mâ ve ziya; ve nüfusa devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi hergün yesek, usandıracak. Demek Kur'ân, hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve hârika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor. Daima gençliğini muhafaza ettiği gibi tarâvetini, halâvetini de muhafaza ediyor.

RN-Sözler/410

Hakikat-ı Kur'âniye zaman-ı Âdemden şimdiye kadar, hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile beraber, müteselsilen enbiyaların suhuf ve kütüblerinde nurlarını neşrederek, gele gele tâ nüsha-i kübrâsı ve mazhar-ı etemmi olan Kur'ân-ı Azîmüşşân sûretinde cilveger olmuştur.

   Bütün enbiyanın usûl-ü dinleri ve esas-ı şeriatları, hülâsa-i kitabları Kur'ân'da bulunduğuna, ehl-i tahkik ve ehl-i hakikat ittifak etmişler.

RN-Barla Lâhikası/323

 

Kur'ân, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem'etmiş olduğundan usûlde muaddil ve mükemmildir. Yani, ta'dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tegayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir.

RN-İşârât-ül İ'caz/54

 

Evet Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan; asırları, meşrebleri, meslekleri muhtelif olan enbiyânın, evliyânın, muvahhidînin kitaplarının sırr-ı icma'ını câmi'dir. Yâni bütün o ehl-i kalb ve akıl, Kur'ân-ı Hakîm'in mücmel ahkâmını ve esâsâtını tasdik eder bir surette, o esâsâtı kitaplarında zikredip kabul etmişler. Demek onlar, Kur'ân şecere-i semâvîsinin kökleri hükmündedirler.

             Hem Kur'ân-ı Hakîm vahye istinad ediyor ve vahiydir. Çünkü; Kur'ân'ı nâzil eden Zât-ı Zülcelâl, mu'cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) ile, Kur'ân vahiy olduğunu gösterir, isbat eder. Ve nâzil olan Kur'ân dahi, üstündeki i'caz ile gösterir ki, Arş'tan geliyor. Ve münzel-i aleyh olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bidâyet-i vahiydeki telâşı ve nüzûl-i vahiy vaktindeki vaziyet-i bîhûşu ve herkesten ziyade Kur'ân'a karşı ihlâs ve hürmeti gösteriyor ki; vahiy olup ezelden geliyor. O'na misafir oluyor.

   Hem o Kur'ân, bilbedâhe mahz-ı hidayettir. Çünkü onun muhalifi, bilmüşahede küfrün dalâletidir. Hem bizzarure Kur'ân envâr-ı îmâniyenin mâdenidir. Elbette envâr-ı îmâniyenin aksi, zulümattır. Çok Sözlerde bunu kat'î olarak isbat etmişiz.

   Hem Kur'ân; bilyakîn, hakaikın mecma'ıdır. Hayâlât ve hurâfat, içine giremez. Teşkil ettiği hakikatli Âlem-i İslâmiyet, izhar ettiği esaslı Şeriat ve gösterdiği âlî kemâlâtın şehadetiyle; âlem-i gayba ait olan bahislerinde dahi, âlem-i şehadetteki bahisleri gibi, ayn-ı hakaik olduğunu ve içinde hilâf bulunmadığını isbat eder.

              Hem Kur'ân; bil'ayan ve şüphesiz, saâdet-i dâreyne îsâl eder, beşeri ona sevkeder. Kimin şüphesi varsa, bir defa Kur'ân'ı okusun ve dinlesin ne diyor.

 RN-Mektubat/201

 

Hem Kur'ân'ın verdiği meyveler; hem mükemmeldir, hem hayatdardır. Öyle ise, Kur'ân ağacının kökü hakikattadır, hayatdardır. Çünkü meyvenin hayatı, ağacın hayatına delâlet eder. İşte bak; her asırda ne kadar asfiya ve evliya gibi mükemmel ve kâmil zîhayat ve zînur meyveler vermiş.

              Hem hadsiz müteferrik emarelerden neş'et eden bir hads ve kanaatla Kur'ân; hem ins, hem cin, hem meleğin makbulü ve mergûbudur ki; okunduğu vakit, onlar iştiyakla pervane gibi etrafına toplanıyorlar.

             Hem Kur'ân vahiy olmakla beraber, delâil-i akliye ile te'yid ve tahkim edilmiş. Evet kâmil ukalânın ittifakı buna şahiddir. Başta ulema-i ilm-i kelâmın allâmeleri ve İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi felsefenin dâhîleri müttefikan esâsat-ı Kur'âniyeyi; usulleriyle, delilleriyle isbat etmişler.

             Hem Kur'ân, fıtrat-ı selîme cihetiyle musaddaktır. Eğer bir ârıza ve bir maraz olmazsa; herbir fıtrat-ı selîme, O'nu tasdik eder. Çünkü itmi'nan-ı vicdan ve istirahat-i kalb, O'nun envarıyla olur. Demek fıtrat-ı selîme, vicdanın itmi'nanı şehadetiyle, O'nu tasdik ediyor. Evet fıtrat, lisan-ı hâliyle Kur'ân'a der: "Fıtratımızın kemâli sensiz olamaz!" Şu hakikatı çok yerlerde isbat etmişiz.

   Hem Kur'ân, bilmüşahede ve bilbedâhe, ebedî ve daimî bir mu'cizedir. Her vakit i'cazını gösterir. Sâir mu'cizat gibi sönmez, vakti bitmez; ebedîdir.

            Hem Kur'ân'ın mertebe-i irşadında öyle bir genişlik var ki; birtek dersinde, Hazret-i Cibrîl (A.S.), bir tıfl-ı nevresîde ile omuz omuza o dersi dinler, hisselerini alırlar. Ve İbn-i Sîna gibi en dâhi feylesof, en âmi bir ehl-i kıraatla diz dize aynı dersi okurlar, derslerini alırlar. Hatta bazen olur ki, o âmî adam kuvvet ve safvet-i îman cihetiyle, İbn-i Sînâ'dan daha ziyade istifade eder.

            Hem Kur'ân'ın içinde öyle bir göz var ki; bütün kâinatı görür, ihata eder ve bir kitabın sahifeleri gibi kâinatı göz önünde tutar, tabakatını ve âlemlerini beyan eder. Bir saatin sanatkârı nasıl saatini çevirir, açar, gösterir, târif eder; Kur'ân dahi, elinde kâinatı tutmuş öyle yapıyor.

 

 

   İşte şöyle bir Kur'ân-ı Azîmüşşân'dır ki:  فَاعْلَمْ اَنَّهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ  der, vahdâniyeti ilân eder. 

RN-Mektubat/202

 

Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın manevî bir sırr-ı i'cazı şudur ki: Kur'an, ism-i a'zama mazhar olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın pek büyük ve pek parlak derece-i imanını ifade ediyor. Hem mukaddes bir harita gibi âlem-i âhiretin ve âlem-i rububiyetin yüksek hakikatlarını beyan eden, gayet büyük ve geniş ve âlî olan hak dinin mertebe-i ulviyesini fıtrî bir tarzda ifade ediyor, ders veriyor. Hem Hâlık-ı Kâinat'ın umum mevcudatın Rabbi cihetinde, hadsiz izzet ve haşmetiyle hitabını ifade ediyor. Elbette bu suretteki ifade-i Furkan'a ve bu tarzdaki beyan-ı Kur'ana karşı, 

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا اْلقُرْاٰنِ لَا يَاْتُونَ بِمِثْلِه۪  sırrıyla bütün ukûl-ü beşeriye ittihad etse, bir tek akıl olsa dahi karşısına çıkamaz, muaraza edemez. 

اَيْنَ الثَّرَا مِنَ الثُّرَيَّا  Çünki şu üç esas nokta-i nazarında, kat'iyyen kabil-i taklid değildir ve tanzir edilmez!.. 

Mektubat - 183

 

Kur'an-ı Kerim'de takib edilen maksad-ı aslî; isbat-ı Sâni', nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet esaslarına cumhur-u nâsı irşad ve îsal etmektir. Binaenaleyh Kur'an-ı Kerim'in kâinattan yaptığı bahis tebaîdir, kasdî değildir. Yani ligayrihîdir, lizâtihî değildir. Yani Kur'an-ı Kerim Cenab-ı Hakk'ın vücud, vahdet ve azametine istidlal suretiyle kâinattan bahsetmiştir. Yoksa kâinatın bizzât keyfiyetini izah etmek için değildir. Çünki Kur'an-ı Kerim coğrafya, kozmoğrafya gibi kasden kâinatın keyfiyetinden mana-yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitab değildir. Ancak kâinat sahifesinde yazılan san'at-ı İlahiyenin nakışları ve kudretin hilkat mu'cizeleri ve kozmoğrafyacıları hayrette bırakan nizam ve intizamla, mana-yı harfiyle Sâni' ve Nazzam-ı Hakikî'ye istidlal keyfiyetini öğretmek için nâzil olan bir kitabdır. Binaenaleyh san'at, kasd, nizam kâinatın her zerresinde bulunur, matlub hasıl olur. Teşekkülü nasıl olursa olsun, bizim matlubumuza taalluku yoktur. Febinâen alâ zâlik mademki Kur'anın kâinattan bahsi istidlal içindir ve delilin de müddeadan evvel malûm olması şarttır ve delilin muhatablarca vuzuhu müstahsendir; bazı âyetlerin onların hissiyatına ve edebî malûmatlarına imale etmesi ve benzetmesi, mukteza-yı belâgat ve irşad olmaz mı? Fakat bu âyetlerin, hissiyatlarına imale etmesi mes'elesi, o hissiyata kasden delalet etmek için değildir.

Ancak kinaye kabîlinden o hissiyatı okşamak içindir. Maahâza hakikata ehl-i tahkiki îsal için, karine ve emareler vaz'edilmiştir. Meselâ eğer Kur'an-ı Kerim, makam-ı istidlalde şöylece demiş olsa idi ki: "Ey insanlar! Güneş'in zahirî hareketiyle hakikî sükûnuna ve Arz'ın zahirî sükûnuyla hakikî hareketine ve yıldızlar arasında cazibe-i umumiyenin garibelerine ve elektriğin acibelerine ve yetmiş unsur arasında hasıl olan imtizacata ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki, bu gibi hârika şeylerden Cenab-ı Hakk'ın herşeye kadir olduğunu anlayasınız." deseydi; delil, müddeadan binlerce derece daha hafî, daha müşkil olurdu. Halbuki delilin müddeadan daha hafî olması, makam-ı istidlale uymaz. Maahâza onların hissiyatına imale edilen âyetler kinaye kabîlinden olup, ifade ettikleri zahirî manaları sıdk veya kizbe medar olamaz. Evet görmüyor musun  قَالَ  deki "elif" hıffeti ifade ediyor. Aslı "vav" olsun, "ye" olsun, ne olursa olsun bize taalluk etmez. 

 

   Hülâsa: Madem ki Kur'an, bütün zamanlardaki bütün insanlara nâzil olmuştur, şu şübhe addettikleri umûr-u selâse, Kur'ana nakîse değil, Kur'anın yüksek i'cazına delillerdir. Evet Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ı talim eden Cenab-ı Hakk'a kasem ederim ki; o Beşîr ve Nezîr'in (A.S.M.) basar u basireti, hakikatı hayalden tefrik edememekten münezzehtir, celildir, celîdir veya insanları kandırarak mağlatalara düşürtmekten, meslek-i âlîleri ganidir, âlîdir, temizdir, tahirdir. 

İşârât-ül İ'caz - 119

 

Kur'an, bu dünyada öyle nuranî ve saadetli ve hakikatlı bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde, hem hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılab yapmış ve idame etmiş ve idare etmiş ki, ondört asır müddetinde her dakikada altıbin altıyüz altmışaltı âyetleri, kemal-i ihtiramla hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor; ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hârikadır, fevkalâdedir, mu'cizedir. 

Sözler - 446

 

 

Madem bu elimizdeki Kur'ân, semavat ve arzın Hàlik-ı Zülcelâl'inin rububiyet-i mutlakası noktasından ve azamet-i ulûhiyeti cihetinden ve ihâta-i rahmeti cânibinden gelen kelâmıdır, fermanıdır, bir mâden-i rahmetidir; ona yapış... Her derde bir deva, her zulmete bir ziya, her ye'se bir rica içinde vardır. 

RN-Lem'alar/258

 

Bu kâinatta ve her asırda en büyük makam Kur'ân'ındır. Ve her harfinde, ondan tâ binler sevap bulunan Kur'ân'ın hıfzı ve kırâatı her hizmete mukaddem ve müreccahtır. Fakat, Risale-i Nur dahi o Kur'ân-ı Azîmüşşan'ın hakaik-ı îmaniyesinin bürhanları, hüccetleri olduğundan ve Kur'ân'ın hıfz ve kırâatına vasıta ve vesile ve hakâikini tefsir ve izah olduğu cihetle, Kur'ân hıfzıyla beraber ona çalışmak da elzemdir. 

RN-Kastamonu Lâhikası/72

 

Kur'ân-ı Hakîm bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i müfekkiresidir. Eğer el'iyâzübillâh, Kur'ân Küre-i Arz'ın başından çıksa, Arz divâne olacak, akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpması, bir kıyamet kopmasına sebep olması akıldan uzak değildir. Evet, Kur'ân arşı ferş ile bağlamış bir zincir, bir hablullahdır. Câzibe-i umumiyeden ziyade, zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur'ân-ı Azîmüşşan'ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur; bu asırda bu vatanda bu millete, yirmi seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlâhiye ve sönmez bir mu'cize-i Kur'âniye'dir. Hükümet ona ilişmek ve talebelerini ondan ürkütüp vazgeçirmek değil, belki himaye etmek ve okunmasına teşvik etmek gerektir.   RN-Şualar/380

Let us know what you think

* Required field